Künye  
Anasayfa | Künye | Haber Ara | Tüm Yazarlar | Anketler | Sitene Ekle | RSS Kaynağı | İLETİŞİM FORMU

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

ŞU PASTAYI BÜYÜTME HİKAYESİ

Okunma  Yazar : CEM OYVAT
Yorumlar  Yorum Sayısı :
Okunma  Okunma : 247
Tarih  Tarih : 10 Temmuz 2010, 16:27

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

ŞU PASTAYI BÜYÜTME HİKAYESİ
Hatırlayacaksınız geçtiğimiz haftalarda Serkan Kiremit, sitemizdeki liberalizm tartışmasına “Devlet, İş ve Özgürlük” başlıklı yazısıyla katkı yapmıştı. Kiremit’in yazısının temel dayanağı liberal politikaların “en iyi kalite ürünlerin en fazla miktarda en ucuza” üretilebilmelerini sağlayacağı varsayımıydı. Yani liberalizm pastayı büyütecekti. Pasta büyüyünce “hizmetçilerin” bile gelirleri artacak, yoksulluk azaltılacaktı. Hatırlarsanız Kiremit bu düşüncesinde o kadar iddialıydı ki, yoksulluğu azaltacağını iddia ettiği liberalizmi, bir yazısında “Radikal Sol Hareket” olarak tanımlıyordu.
Öncelikle şunu söyleyelim, liberalizmi radikal bir sol hareket olarak tanımlamak, pek de anlamlı bir argüman değil. Hemen bütün düşünce akımları yoksulluğun azaltılmasından memnuniyet duyar. Ancak bu durum bütün düşünce akımlarını “sol” yapmaz. Eğer sol düşünceyi gerçekten anlamak istiyorsak, Marx’ı referans almamız faydalı olacaktır. Marx, bireylerin sahip oldukları üretim araçlarını kullanarak emeğinin üstünde gelir elde etmelerini “sömürü” olarak tanımlar. Tabii bu tanıma göre ortada bir “sömürü” varsa, emeğinin karşılığının bir kısmını sermayedara veren emekçi de sömürülen taraftır.
Marx, Kapital’in birinci cildinde teorisini açıklarken günde 15 saat çalışan 9 yaşındaki çocuklardan, çalışmaktan öğle yemeği bile yiyemeyen işçilerden, uzun çalışma saatleri nedeniyle 40 yaşına gelmeden ölen fırıncılardan bahseder. Ancak şunu da belirtmeliyiz ki, Marx’ın kullandığı “sömürü” kavramı özünde teknik bir terimdir. Bir firmada sermayedar çalışanına çok iyi davranıyor olabilir. Hatta emekçi, çalıştığı yerde çok iyi bir ücret alıyor da olabilir. Fakat eğer emekçi 10 liralık mal üretirken 4 lira kazanıyor, kalan 6 lirayı sermayedara veriyorsa, burada 6/4 oranında bir sömürü var demektir. Bu sömürünün hakkaniyetli olup olmadığı da tartışılır. Mesela kimileri sermayedarın girişimcilik yetenekleri veya risk alması nedeniyle, emekçinin üstünden kazandığı 6 lirayı hak ettiğini iddia eder. Fakat pek tabii, kendine sosyalist diyenler bu sömürü düzenini kabul edilemez bulurlar. Adil olduğu şüpheli olan bu gelir paylaşımından sosyal demokratlar da rahatsızlık duyarlar; ancak onlar kapitalizmin getirilerinden faydalanmak ümidiyle, gelir paylaşımını “kapitalizmin içinde” daha adil hale getirebilecek yollar ararlar. Özetle pastanın adil olarak paylaştırılması,  sol düşünce için “yoksulluktan” ayrı kendi başına bir sorundur. Bu nedenle de Serkan Kiremit’in iddia ettiği gibi liberalizm “radikal bir sol ideoloji” olamaz.
Yazısından anladığımız kadarıyla, Serkan Kiremit’in liberalizmin yoksulluğu azaltacağı düşüncesi, liberal politikaların pastayı hızla büyüteceği iddiasına dayanmaktadır. Pasta büyüyünce, pastadan küçük paylar alan bile zenginleşecektir. Kiremit’e göre bu gelişme sürecinde “…devlet hiçbir şey yaratamaz, sadece piyasanın ürettiği ürüne el koyar”. Bu nedenle de Kiremit devletin ekonomiye yapacağı her türlü müdahaleyi, ekonomiye vurulmuş bir balta olarak görmektedir. Kiremit devlet müdahalesine öyle karşıdır ki, asgari iş güvenliğinin sağlanması talebini bile “romantizm, yasakçılık ve hayalcilik” olarak tanımlamaktadır. Kiremit’in “piyasa takıntılı” düşüncesine göre ise iş güvenliği sorunu ancak arz ve talep mekanizması ile çözülebilir. Zira kendisi de kot taşlayan işçilerin çalışma koşullarını, taşlanmış kot almayarak düzeltebileceğini düşünmektedir.
Oysa önceki deneyimler göstermektedir ki, iş güvenliği sorununun arz-talep mekanizmasıyla çözülebileceğini ümit etmenin kendisi hayalciliktir, romantizmdir. Bundan yaklaşık 10 sene önce Nike firmasının Endonezya’daki tedarikçilerindeki kötü çalışma koşulları, olağan olmayan bir çapta protesto edilmiştir. Protestolar üzerine satışlarının düşmesinden korkan Nike firması, Endonezya’daki tedarikçilerini çalışma koşullarını düzeltmeye zorlamıştır. Ancak küresel rekabet nedeniyle, ayakkabılarını Nike’a aynı fiyattan satmak zorunda olan tedarikçiler, işçilerin çalışma standartlarını yükseltirken, bu sefer işçilere verdiği ücretleri düşürmek zorunda kalmıştır. Sonuçta olan yine işçilere olmuştur.
Serkan Kiremit aynı zamanda her türlü büyümenin yoksulluğu azaltacağı inancını taşımaktadır. Bu iddia çoğu durum için doğru olabilir, ama şu şekilde: Mesela liberalizmin kalesi ABD’de son 25 yılda ortaya çıkan büyümenin % 90’ından, ABD’nin en tepedeki %5’lik bölümü faydalanmıştır. Büyümenin kalan %10’luk bölümünün yoksulluğa olumlu bir katkısı olmuştur, ancak bu katkı oldukça sınırlı bir düzeyde kalmıştır[iv]. Buna bağlı olarak dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan ABD’de yoksulluk bugün hala %15 düzeyindedir[v]. Benzer şekilde Dünya Bankası iktisatçılarından Martin Ravallion da göstermektedir ki, gelir dağılımı düzelterek büyüyen ülkelerde yoksulluk yılda ortalama %9.6 azalırken, gelir dağılımı bozarak büyüyen ülkelerde yoksulluk sadece %1.3 azalmaktadır[vi]. Yani eşitlikçi bir kalkınma, yoksulluğu çok daha etkin bir şekilde düşürmektedir. 
Serkan Kiremit’in “sınırlı devlet”in büyümeyi azaltacağı iddiası da sağlam bir temele dayanmamaktadır.  Kiremit iddiasını güçlendirmek için klasik bir örnek vererek SSCB’yi “unutmamamızı” tavsiye etmiş. SSCB birçok sorunu olan benim de eleştirebileceğim bir deneyimdir. Ancak SSCB’nin 1980’lere kadar çoğu kapitalist ülkenin üstünde büyüdüğünü, 1990 sonrası oluşan liberal Rusya’nın ise Sovyet Rusya’nın 1990’daki gelir seviyesine daha yeni ulaşabildiğini de unutmak gerekir[vii]. Bunun dışında ben de Serkan Kiremit’e ABD’nin son 57 yıldaki büyüme oranlarına bakmasını tavsiye ederim. Bu oranlarda liberalizmin kalesi ABD’nin son 57 yılda Fransa’nın da, sosyal demokrat İsveç’in de gerisinde büyüdüğünü görecektir. 
Okuduğum kadarıyla, Serkan Kiremit’in iddiaları çoğunlukla devletin verimsiz olduğunu iddia eden kabullenmelere dayanmaktadır. Sanırım kabullenmelere dayanmaktan ziyade, sınırlı devletin pastayı nasıl büyüteceğini düşünmemiz daha faydalı olacaktır. Bana göre kapitalizmin en önemli getirisi girişimciliktir. Kapitalist düzen çok kısa bir sürede yeni IPod’lar, Facebook’lar yaratan bireyler yaratabilir. Devletin “piyasanın ürettiği ürüne el koyması”’nın sermayedarın alacağı ödülleri azaltarak girişimciliği baltalayabileceği de iddia edilebilir. Fakat şu da unutulmamalıdır: Kapitalizmde başarılı girişimcilere verilen ödüller zaten yeterince fazladır. Dolayısıyla, sermaye kesiminin gelirlerinin vergi yoluyla alınıp düşük gelirliler yararına harcanması girişimciliği çok da olumsuz etkilemeyebilir.
Dilerseniz devleti büyütmenin bir ülkedeki girişimciliği nasıl etkileyebileceğini incelemeye çalışalım. Bunu yapabilmenin yollarından biri yatırım/GSYH oranlarına bakmak olabilir. Aşağıdaki grafik 2005 yılı için 190 ülkenin yatırım/GSYH, kamu tüketim harcamaları/GSYH oranlarını göstermektedir. Grafiğe bakarak daha büyük devletin, daha fazla yatırım anlamına geldiğini söyleyebiliriz. 


Aşağıda verdiğimiz ikinci grafikte de yenilikçilik vergi ilişkisi inceleyebiliriz. Bu grafikte de benzer şekilde yüksek verginin, yenilikçiliği olumsuz etkilemediği görülmektedir[x]. Yani bu verilere bakarak büyük devletin girişimciliği olumsuz etkilediğine dair herhangi bir şey söyleyemiyoruz.

Aslına bakarsanız eşitlikçi politikaların büyümeye nasıl olumlu katkıda bulunduğuna dair hayli geniş bir literatür vardır. Ünlü kalkınma iktisatçılarından Dani Rodrik çalışmalarında eşitliğin büyüme üzerinde olumlu bir etkisinin olduğunu ampirik olarak gösteriyor[xi]. Konuyu daha da deştiğimizde eşitlik-büyüme ilişkisi konusunda ilginç örnekler de bulabiliyoruz. Mesela Serkan Kiremit’in belki de “sömürü” olarak tanımlayabileceği[xii] toprak reformlarının, Doğu Asya mucizesinin kilit politikalarından biri olduğu iddia edilmekte[xiii]. Bu iddianın dayandığı birkaç mekanizmadan biri de eşitsizlik-eğitim ilişkisi. Japonya, Kore, Tayvan gibi Doğu Asya ülkeleri kalkınma süreçlerinde eğitime ciddi paralar harcıyorlar, ancak bu ülkelere yakın eğitim bütçelerinin Brezilya gibi Latin Amerika ülkelerinde de oluşturulduğunu görüyoruz. Ancak toprak reformlarını başarıyla gerçekleştiren Japonya, Kore ve Tayvan insan sermayesi yaratmada Brezilya’nın çok üstünde başarı sağlıyor. Çünkü Japonya, Kore ve Tayvan’da eğitim çok daha geniş bir kitleye yayılabiliyor; oysa Brezilya’da birçok çocuk okul masraflarını bile karşılayamıyor veya okulu bırakıp çalışmak zorunda kalıyor. Bu nedenle Japonya, Kore ve Tayvan’da eğitim politikaları daha başarılı oluyor; eğitim politikaları bu ülkelerdeki büyümeye daha olumlu katkı yapıyor.

Bunun dışında mesela Tayvan’ın kalkınma modeli kırsalda büyüyen orta ve küçük ölçekli firmalara dayanıyor[xiv]. Küçük ve orta ölçekli firmaların hızlı gelişiminde ise bireylerin daha eşit olmalarının ve bu nedenle kredi piyasalarına daha kolay erişebilmelerinin önemli bir rolü var. Zira görece düşük gelirlilerin bankaya teminat olarak gösterebilecekleri bir evlerinin veya tarlalarının olması, bu bireylerin kredi alabilmelerine ve dolayısıyla yatırım yapabilmelerine olanak sağlıyor.

Eşitliğin büyümeyi nasıl etkilediğine dair literatür uzayıp gidiyor. Küçük ölçekli tarımın daha verimli olduğunu iddia eden de var[xv], eşitlikçi büyümenin talebi tetiklediğini iddia eden de[xvi]. Bu iddiaların çoğu da doğruluk payı taşıyor.

Sonuç olarak “önce pastayı büyütelim, gerisi nasılsa gelir” diyen liberallere verebileceğimiz üç tane yanıt var: 1) Liberal politikaların ekonomik kalkınmayı hızlandıracağı iddiası sağlam bir temele dayanmıyor. Devletin büyümesi birçok durumda girişimciliği bile canlandırabiliyor. 2) Gelirin nasıl paylaşıldığı, ekonominin büyüme hızından bağımsız bir konu değil. İktisadi çalışmalara göre devletin eşitlikçi müdahaleleri büyümeyi olumlu etkiliyor. 3) Eşitsiz büyüme çoğunlukla belli bir kesimin işine geliyor. Birçok durumda büyümenin kaymağını üst kesim yerken, diğerleri küçük kırıntılarla yetiniyor. Hal böyle olunca da, geliri adil dağıtmadıkça, yoksulluk sorunu kendi kendine çözülemiyor.

Bilmem anlatabildim mi?

 (siyasetkahvesi)

 

[i] http://www.siyasetkahvesi.com/sayfa.php?ole=yazi&yzid=885

[ii] http://www.siyasetkahvesi.com/sayfa.php?ole=yazi&yzid=807

[iii] Weiss H. ve K. Werner (2003), Markaların Kara Kitabı, MediaCat

[iv] Bu durumu ABD eski çalışma bakanı ve UC Berkeley öğretim üyesi Robert Reich bir konuşmasının başında güzel bir örnekle anlatıyor: http://www.youtube.com/watch?v=QCu-XnVxhfk&feature=channel

[v] BM İnsani Kalkınma Raporu (2009): http://hdrstats.undp.org/en/indicators/107.html

[vi] Ravallion M (2004), “Looking beyond Averages in the Trade and Poverty Debate”,  

World Bank Policy Research Working Paper No. 3461

[vii] Kotz D ve Weir F. (2007), Russia’s Path from Gorbachev to Putin: The Demise of the Soviet System and the New Russia, London and New York: Routledge

[viii] Penn World tablolarından gelen verilere göre, 1950-2007 yılları arasında kişi başına düşen gelir ABD’de yılda ortalama %5.7 olurken; bu oran Fransa’da %6.3, İsveç’te %5.8, İtalya’da %6.8, Japonya’da %8.0 olarak hesaplanıyor:  http://pwt.econ.upenn.edu/.

[ix] Kişi başına düşen gelir ve kişi başına düşen gelirin karelerini ( yine 2005 yılı için) kontrol değişkeni kullanarak bir ekonometrik analiz yaptığımızda da  kamu tüketim harcamaları/GSYH oranları ve yatırım/GSYH arasında istatistiki olarak anlamlı ve olumlu bir ilişki buluyoruz. Hesaplamalarımda yine Penn World  tablolarını kullanıyorum: http://pwt.econ.upenn.edu/.

[x] Burada yenilikçiliği ölçmek için Boston Consulting Group ve National Association of Manufacturers (2009) tarafından 110 ülke için oluşturulan “Küresel Yenilikçilik Endeksi”ni kullandım: http://www.bcg.com/documents/file15445.pdf. Kişi başına düşen gelir ve kişi başına düşen gelirin karelerini ( yine 2005 yılı için) kontrol değişkeni kullanarak bir ekonometrik analiz yaptığımızda kamu tüketim harcamaları/GSYH ve vergi gelirleri/GSYH oranlarının yenilikçiliğe olumlu, fakat istatistiki olarak anlamsız bir katkısı olduğunu görüyoruz. Bu nedenle devletin büyüklüğü, yenilikçilik arasında kesin bir ilişkiden bahsedemiyoruz. Hesaplamalarımda Penn World tablolarını ve Dünya Bankası veri tabanını kullanıyorum.

[xi] Rodrik, D. (1994) “King Kong Meets Godzilla: The World Bank and the East Asian Miracle,” A. Fishlow(der), Miracle or Design? Lessons from the East Asian Experience. Washington: ODC.

Alesina A. ve Rodrik D. (1994), “Distributive Politics and Economic Growth”, Quarterly Journal of Economics, 109

[xii]  Serkan Kiremit yazısında, kırsaldaki feodal düzenin piyasa mekanizması ile zaten çözüleceğini iddia ediyordu. Bu iddianın yanlışlığını anlamak için Latin Amerika’nın kalkınma sürecini biraz incelemek yeterli olacaktır.

[xiii] Griffin, K.B., Khan, A.R. ve A. Ickowitz (2002) “Poverty and the Distribution of Land”’ Journal of Agrarian Change , 2(3): 279-330 ve Rodrik, D. (1994)

[xiv] Griffin, K. ve A. Ickowitz. (1997) “The Distribution of Wealth and the Pace of Development”, United Nations Development Programme, Social Development and Poverty Elimination Division, Working Paper 3

[xv] Ray (1998), Development Economics. Princeton

[xvi] Onaran Ö. ve E. Stockhammer E. (2001), Two Different Export-Oriented Growth Strategies under a Wage-led Accumulation Regime, Peri Working Paper series No.38: http://www.peri.umass.edu/fileadmin/pdf/working_papers/working_papers_1-50/WP38.pdf

Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa | Word'e Aktar Word'e Aktar | Tavsiye Et Tavsiye Et

Bu Yazarın Önceki Yazıları

Son Haberler

AKP ve REFERANDUM27 Ağustos 2010

Tüm Haber ve Resimlerin Telif Hakları Saklıdır. İzinsiz yada Kaynak Belirtmeden Kullanılamaz...
RSS Kaynağı | Yazar Girişi

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi