Bir gün babam, insanların artık öyle bir yer’e geldiğinden bahsetmişti. Anımsıyorum, çocuktum kıştı yağmurdu, sabahtı; sabahtı ama karanlıktı kahvaltı ediyordu babam… yedikçe konuşuyordu, konuştukça yiyiyor du, oysa yemek yerken konuşulmazdı…
Önce, yanan odun sobasının küçücük odayı kızıla boyayan açık ağzına, sonra da eline alıp ağzına götürdüğü yavan ekmeğe bakıp birden vahiy gelmiş gibi bir şaşkınlıkla konuşmaya başladı. Hay başlamaz olaydı!.. Bu gelinen yer’de diyordu babam bu gelinen yer’de insanlar, artık tanrı’dan çok insanlara kulluk ediyorlarlardı. Evet evet , tıpkı kendileri gibi elleri ve ayakları olan ve gene kendileri gibi üzülen, korkan, canları yanabilen saçından tırnağına ademoğlu adem insanlara kulluk ediyorlardı , vallahi billahi insanlara kulluk ediyorlardı, bu ne biçim bir yer’di!... Mesela, diyordu babam, mesela bir yanda insanlar vardı: Çalışan, çabalayan ve yaratanlardı ki yaratmak bu gelinen yerde ‘’ vardan var etmek’’ti artık, çünkü ölmüştü tanrı, yani ölmüştü yoktan var etmek, ölmüştü kader… İyi ama öte yanda insanlar vardı: Tembel, göbekli ve tıkınanlardı… Neyi mi? O çalışkan insanların çabayla yarttığını… Tıkınanlardı! Bunlar da insandı ama ne garip bir insandı, Alla alla bunlar kağıttan insandı, naylon insandı, dini imanı para insandı! Yok yok , bunlar düpedüz hayvandılar da insan suretliydiler, bu gelinen yer’de insan kalanlara ibret-i alemdiler… Bir de, diyordu babam, bir de bu gelinen yer’de her şey iki yanlıydı, hava da, su da, toprak da… sevgi de iki yanlıydı, bilgi de, umutta, korkuda.. sevinç de iki yanlıydı, üzünç de… özcesi, hayat saçından tırnağına iki yanlıydı bu gelinen yer’de. Mesela, iki kere iki dört müydü?... Dörttü. Bu bile bir yanda başka anlama geliyordu, öte yanda başka anlama… Şimdi diyeceksin ki diyordu babam, şimdi diyeceksin ki bu iki yanın dışında duran ve suya sabuna dokunmayan başka bir yanı yokmuy du bu hayatın? Yoktu her şey bu iki yanın içindeydi. Velhasıl bu gelinen yer işte böyle bir yer’di. Mesela diyordu babam, mesela o çalışkan insanlar kazaklar yaptılar, yünlü yünlü sıcacık kazaklar yaptılar… Ve vitrinlere dizilirdi bu kazaklar, camekanlara konulurdu bol sıfırlı rakamlar la ve bu bol sıfırlı rakamlar, o çalışkan insanları, nefesi kuvvetli bir şeyhin muskası gibi korkuturdu, köpek gibi korkuturdu O bol sıfırlı rakamlar!... Ve o tek tek ipleri, kolları yakaları kendi ellerinden geçmiş bu kazaklara bir daha dokunamazlardı. Anlıyor muydum? Ve en fazla bakakalır lardı vitrin önlerinde üşürlerdi. Bu ne menem denge idi kazaklar yaparlar dı yünlü yünlü sıcacık ama genede üşürlerdi.( ki bir aylığı bir kazağa denk insanlar dı) Üstüne üstlük öte yanda ki bol paralı, bol kokulu, bol kazaklı o tembel, göbekli ve tıkınanlar, ellerini ovuşturarak izlerlerdi vitrine konulmasını kazakların. H emen koşu verirlilerdi içeri elvan çeşit kazaklar alırlardı, kazaklarının yanına… Vallahi billahi tanrı ölmüştü, bu kıyamete alametti, sonumuz hayrolaydı… Aşağı yukarı bunları söylememiş miydi babam, çocuktum, kıştı, yağmurdu, sabahtı ama karanlıktı ve kahvaltı ediyordu babam ne bitmez kahvaltıydı, yedikçe konuşuyor, konuştukça yiyiyordu oysa yemek yerken konuşulmazdı… Bense pencereden yağmuru dinliyordum. Seyrediyordum yağmuru, cama yansısı düşen bir çocuğun yüzünde ki kederi… Babam mı? O habire anlatıyordu ‘’Gelinen bu yer…’’ Bense ağlıyordum: Gelinen bu yere, bu yerdeki insanlara, çıplaklığına sarınarak üşümekten kaçanlara… Ölümüne tanrının ağlıyordum. Sanki başka bir şey yapamazmışım gibi Evet başka bir şey yapamazdım ki ben kahrolası bir çocuktum. Mesela ben şimdi büyük olsaydım, başka bir şey yapabilirdim. O zaman konuşsundu babam, hem yesin hem konuşsundu… Ama ben büyük değildim ki! Ve babam bunu bildiği halde konuşuyordu. Hem yemek yerken konuşulmazdı ki ben kaç kere dayak yedim konuşulmazdı ki!... Babam soruyordu, sorarken bile yiyiyordu: ‘’ Ne oldu yavrum ağlıyor musun? Ah benim güzel gözlüm ağlıyor musun? ‘’Yok baba yok, ağlamıyorum… yağmur kaçtı gözüme ağlamıyorum…’’
|