|
KAMU SEKTÖRÜNÜ SAVUNURKEN “ÖZYÖNETİM”İ YENİDEN DÜŞÜNMEK
Biliyorsunuz, geçtiğimiz günlerde Kemal Kılıçdaroğlu devletin Güneydoğu bölgesine “devletin doğrudan gidip fabrika kurması ve istihdam yaratması gerektiğini” önererek devletçi yaklaşımları yeniden gündeme getirdi. Kuşkusuz, Kürt sorunu işin kimlik boyutu dikkate alınmadan çözülebilecek bir sorun değil. Fakat bölgenin ekonomik olarak kalkınması kendi başına da büyük bir önem taşıyor. Bu nedenle de devletin bölgeye fabrika kurması ciddiye alınabilir bir öneri.
Bunun yanında devletin üretim sürecindeki ağırlığını arttırması sadece bölgesel bir kalkınma sorunu değil. Mesela, Milli Piyango idaresi gibi arta kalan az miktardaki KİT’in özelleştirilmesine çoğu sol grup karşı çıkacaktır. Bunun yanında Türk-Telekom, TÜPRAŞ gibi özelleştirme sonrası ciddi karlar elde eden firmaların devletleştirilmesi de kimi gruplar tarafından gündeme getirilebilir. Fakat geçtiğimiz dönemlerde KİT’lerde yaşanan sorunlar, kamu sektörünün büyütülmesi önerilerini zayıflatıyor. Yaşanan tecrübelerin dışında kamu sektörünün sorunları üzerine ciddi bir literatür de mevcut. Mesela Rusya’nın liberalleşme sürecinin mimarlarından Andrei Shleifer, Kevin Murphy ve Robert Vishny[1] ile yazdığı makalesinde, kamu sektörünü “rant arayan resmi sektör” olarak tanımlıyor. Tabii burada yazarlar, yöneticilerin KİT’leri değer üretmekten çok kendilerine ve çevresindekilere kaynak aktarmak için kullandığını varsayıyor. Kuşkusuz, kamu sektörünün “rant-arayan” sektör olduğu argümanları neoliberal bir bakış açısının ürünü. Fakat klasik kamu firmalarının olası problemleri birçok Marxist yazar tarafından da dile getiriliyor. Mesela ünlü analitik Marxist John Roemer[2]’a göre klasik kamu firmalarında çalışanları yeterli düzeyde motive edecek bir ortam sağlanamıyor. Zira çalışanların işlerinin garanti olması veya yapılan atamaların hakkaniyet esasına göre değil de politik ilişkilere göre yapılması, çalışanları verimli çalışmaya itecek olan teşvikleri ortadan kaldırıyor. Roemer aynı zamanda Kornai’nin “yumuşak- bütçe kısıtı” problemini de yeniden dillendiriyor ve kamu firmalarının piyasanın akışına bırakılmayıp, zarar ettiği halde desteklenmelerinin ciddi bir verimsizlik yarattığını iddia ediyor. Bunun dışında Sovyet iktisat tarihçisi Alec Nove da, klasik kamu firmalarında teknolojik gelişimi ve yenilikçiliği teşvik edecek yeterli mekanizma olmamasından şikâyet ediyor[3]. Nove’a göre yeterli düzeyde rekabetin ve teşviklerin olmadığı bir ortamda kamu firmaları teknolojik geriliğe yol açıyor. Tabii, bu belirttiğimiz eleştirilerin bir kısmı haksız derecede abartılı olabilir. Eski kamu firmaları arasında, devlet sermayesinin hâkim olduğu dönemlerde başarılı olanların sayısı da hiç de az değil. Renault, Volkswagen, dünyanın en büyük üçüncü uçak firması Brezilyalı Embraer aklımıza gelen örneklerin bazıları. Bunun yanında bir firmanın özelleştirilmesi de onu mükemmel yapmıyor. Zira kapitalist firmalarda: 1) Toplumsal refah gözetilmiyor. Özellikle tekel veya oligopol konumundaki firmalar ürünlerini yüksek fiyattan satarak tüketiciye zarar verebiliyor. 2) Yöneticiler, karı uzun vadede sürdürebilir bir şekilde arttırabilecek yatırımlardan ziyade, hisse sahiplerini mutlu edecek kısa dönemde yüksek kar getiren yatırımları tercih edebiliyor[4]. 3) Gelir eşitsiz bir şekilde paylaşılıyor, yaratılan değerin büyük bir bölümü hisse sahibinin cebine giriyor. Bu nedenle de birçok özelleştirilen firmadaki verimlilik artışı, büyük ölçüde sadece hisse sahiplerini ilgilendiriyor. Yani kamu mülkiyetindeki bir petrol şirketini eline geçiren bir Rus “işadamının” elindeki firmanın verimliliğini arttırması, Rus halkının kalanını pek de ilgilendirmiyor. Fakat her şeye rağmen, kamu sektörüne yapılan eleştirilerin hepsi bir parça da olsa doğruluk payı taşıyor. Geçmişte birçok kamu bankası soyulmuşken, KİT’lerin yönetici kadrosu siyasi ilişkilerle şekillenmişken veya bugün TRT gibi bir kurum “taraflı yayın” yaptığı için uyarı alacak kadar siyasi iktidarın oyuncağı olmuşken; devletleştirmeleri savunan veya özelleştirmelere karşı olanların kafalarını kuma gömmeden gelen eleştirilere karşı çözüm yolları üretmesi gerekiyor. Bu noktada kamu firmalarına gelen eleştirileri karşılayan ve aynı zamanda da kamu mülkiyetini koruyarak kapitalist firmalardaki gelir paylaşımı sorununu çözen “özyönetim” yaklaşımını bir çözüm önerisi olarak sunabiliriz. Özyönetim nedir? Özyönetim özünde “piyasa sosyalisti” olarak tanımlanan bir sistem. Özyönetim firmaların mülkiyeti devlete ait oluyor, fakat merkezi planlamanın sistem içindeki rolü oldukça küçük kalıyor. Firmalar, kararlarını devletten bağımsız, özerk bir yapı içinde veriyorlar. Fiyatlar serbest, arz-talep mekanizması yardımı ile öz-yönetim firmaları tarafından belirleniyor. Sistemde piyasa mekanizması işletiliyor; öz-yönetim firmaları klasik kapitalist firmalar gibi birbirleriyle, hatta yabancı firmalarla rekabet ediyor. Özyönetim sistemi 1951-1990 yılları arasında Yugoslavya’da uygulanan bir sistem. Bu dönemde Yugoslav firmaları bizzat emekçiler tarafından “emekçi konseyleri” ve “işletme kurulları” ile idare ediliyordu. Emekçi konseyleri ve işletme kurulları ise üyeleri bizzat firma çalışanları tarafından seçilerek oluşturulan birimler. Bu birimlerin üyelerinin en az %75’i mavi çalışanlar arasından seçiliyor[5]. Bu şekilde sadece beyaz yakalılar değil, mavi yakalılar da firmanın yönetiminde ciddi bir biçimde temsil ediliyor. Birim işlevlerine gelince, emekçi konseyleri firmaların genel stratejilerini belirliyor, genel müdürü atıyor ve denetliyor. İşletme kurulları ise klasik kapitalist firmalardaki yönetim kurullarını anımsatıyor. Bu birimler emekçi konseyleri tarafından belirlenen plan ve stratejileri detaylandırıyor ve bu planların uygulanmalarını sağlıyor. Özetle, özyönetim firmalarında her kademedeki çalışanlar firma kararları üzerinde etkin oluyor, emekçilerin demokratik katılımının sağlandığı bir ortam yaratılmış olunuyor. Özyönetim firmaları 1951-1980 döneminde Yugoslavya’da oldukça başarılı oldu. Bu dönemde Yugoslavya yıllık ortalama %5.5’luk bir büyüme oranına ulaştı, dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden biri haline geldi[6]. Bu büyümenin ana lokomotifi ise yatırımdı; 1980 yılına gelindiğinde Yugoslavya GSMH’sının neredeyse bütün gelişmekte olan ülkelerin üzerinde bir oranını, %35’ünü yatırıma harcıyordu[7]. Bunun yanında Yugoslavya hiç de öyle tamamen kapalı bir ekonomi değildi. 1961 yılında bugünün Dünya Ticaret Örgütü’nün temelini oluşturan GATT’a üye olmuştu ve ticaretinin sadece yarısı Sovyet bloğu ile yapılıyordu. Piyasa mekanizmasının gelişkin olması sayesinde de, sosyalist ülkeler arasında en kaliteli tüketim ürünleri Yugoslavya’da üretiliyordu[8]. Tabii özyönetim sistemindeki demokratik yapının, firmalarda yanlış kararlara yol açacağı eleştirisi yapılabilir. Malum mavi-yakalı çalışanların yönetim stratejileri konusunda ne kadar yetkin olduğu bir soru işareti. Fakat geçmiş dönemlerde Yugoslav firmalarında yapılan anketler, emekçi konseyleri tarafından atanan genel müdürün ve profesyonel yöneticilerin, özellikle teknik kararlarda emekçi konseylerine oranla daha etkin olduğunu gösteriyorlar[9]. Yani profesyonel yöneticilerin teknik konularda yaptığı önerilere emekçi konseyleri veya işletme kurulları taş koymuyorlar. Fakat bekleneceği üzere, mavi yakalı çalışanlar kendilerini ilgilendiren maaş, çalışma koşulları gibi konularda alınan kararlarda etkili oluyorlar. Bu sayede de firma içi ücret eşitsizlikler düşük seviyelerde kalıyor[10]. Bunun yanında çalışanların ücretleri, prim ve ikramiyeleri firmanın başarısına göre değişiyor. Bu da çalışanların firmayı daha çok sahiplenmelerine sebep oluyor. Genel müdürlerin yeniden atanma, emekçi konseylerinin ve işlete kurullarının yeniden seçilme kaygıları ise bu birimleri verimli çalışmaya zorluyor. Özetle, özyönetim firmalarında verimliliği arttıracak birçok mekanizma mevcut. Tabii özyönetim sistemini kendi KİT’lerimizde uygularsak emekçi konseyleri ve işletme kurullarındaki mavi yakalı oranını da sektörün niteliğine göre yeniden belirleyebilir, firma modelini yeniden şekillendirebiliriz. Bunun yanında özyönetimle yönetilmesini önerdiğimiz KİT’lerin alacağı kararlara belli sınırlar koyabilir, mesela bu firmaların ürünleri için fahiş fiyatlar belirlemelerini veya aşırı yüksek oranda borçlanmalarını engelleyebiliriz. Yani özyönetim modelini kendi KİT’lerimize göre şekillendirme seçeneğimiz her zaman mevcut. Peki ama Yugoslavya neden çöktü? Tabii bu noktada ”eğer her şey başarılıysa Yugoslavya neden çöktü” sorusunu yanıtlamakta da büyük fayda var. Yugoslavya’nın çöküşü kısmen etnik çatışmalarla ilgili. Fakat bunun dışında, özyönetim sistemi tek başına bir ekonomik bir model olarak uygulandığında iki önemli problem yaratma potansiyeline sahip. Bunlardan birincisi işsizlik, ikincisi ise enflasyon. Nitekim, Yugoslavya’da 60’ların ortalarından itibaren işsizlik ve enflasyonun düzenli bir biçimde arttığını gözlemliyoruz. 80’lerin sonuna gelindiğinde işsizlik %15, enflasyonsa %10000 seviyelerine çıkıyor.[11] Özyönetim sisteminde, işsizlik probleminin nasıl yaratıldığı ise çeşitli çalışmalarla gösterilmekte[12]. Çalışmaların ana fikrine göre, klasik firmalar karı maksimize etmeyi amaçlarken, gelirin eşitlikçi bir şekilde paylaşıldığı özyönetim firmaları “çalışan başına düşen karı” maksimize etmeyi amaçlıyor. Bu nedenle de kardan yüksek pay almak isteyen çalışanlar, yeni eleman alımı yapmak yerine işgücü tasarrufu yapan yatırımlar yapmayı tercih ediyorlar. Bu da yeterince istihdam yaratılamamasına ve işsizlik probleminin oluşmasına neden oluyor. Enflasyon problemi ise ücretlerin fiyattaki değişimlere hızlı bir şekilde tepki vermesi ile yaratılıyor. Ücretlerin fiyat esnekliğinin fazla olduğu bir piyasada fiyatlar ücretleri yükseltiyor, artan ücretlerse fiyatları yeniden yukarı çekiyor. Oluşan bu döngü fiyatların hızlı artışına ve enflasyon probleminin körüklenmesine yol açıyor. Fakat Yugoslavya’yı sona götüren bu sorunlar, kapitalist bir sistem içinde işleyen özyönetim firmalarını çok da ilgilendirmiyor. Evet, belki özyönetim firmaları klasik kamu firmaları kadar istihdam yaratmıyor, ancak kapitalist düzendeki istihdam yaratacak özel firmalar da yaşamaya devam ediyor. Özyönetim firmalarındaki artan ücretlerin yaratabileceği enflasyon ise neoliberal dönem için çok da önemli bir problem değil. Zira artan küresel rekabet, sermayeyi çekebilme kaygıları, özel sektördeki ücretleri zaten baskı altında tutuyor. Bu baskıların devam ettiği bir ortamda da özel sektördeki ücretlerin fiyatlara hızlı tepki vermesi oldukça zor görünüyor. Özyönetim belki ilk bakışta ütopik bir model olarak algılanabilir. Ne var ki bu model 70’lerin sosyal demokratları arasında Türkiye’de de ciddi bir şekilde tartışılmış bir model. Mesela, 70’lerin sonunda, özyönetim üzerine çalışmaları bulunan ünlü oyun teorisyeni Murat Sertel’in Ecevit hükümetine danışmanlık yaptığını görüyoruz. Özelleştirmelere karşı olduğumuz veya atıl bölgelere yapılabilecek devlet yatırımlarını savunduğumuz günümüzde de özyönetimi ciddi bir alternatif olarak yeniden tartışabiliriz. KİT’leri satıp kurtulalım mı? Yoksa kafamızı kuma gömüp 90’ların filmlerini başa mı saralım? Ben şahsen bu iki seçeneğe karşı eşitlikçi, demokrat özyönetim firmalarını üçüncü bir yol olarak tercih ediyorum. Siz ne dersiniz?
[1] Murphy K., Shleifer A. ve R. Vishny (1991), “The Allocation of Talent: Implications for Growth”, Quarterly Journal of Economics [2] Roemer, J. E. (1994), A Future for Socialism, Harvard University Press: Cambridge, MA [3] Nove, A. (1983), The Economics of Feasible Socialism, Routledge: New York [4] Bu konudaki argümanları anlamak için Keynes (1936) ve Minsky (1985)’nin çalışmalarına bakmakta oldukça fayda var. Keynes ve Minsky’nin argümanlarını, Crotty (1990) de yazdığı makalede güzel bir çerçeveye oturtuyor: Keynes J. M. (1936), The General Theory of Unemployment, Interest and Money, Harbinger Book Minsky H.(1986), Stabilizing an Unstable Economy, Yale University Press: New Haven Crotty J. (1990), "Owner-Manager Conflict and Financial Theories of Investment Instability: A Critical Assessment of Keynes, Tobin and Minsky," Journal of Post Keynesian Economics, 12 (4), 519-42 [5] Wachtel, H. W. (1973), Workers’ Management and Workers’ Wages in Yugoslavia: The Theory and Practice of Participatory Socialism, Cornell University Press [6] Aynı dönemde OECD ülkeleri ortalama %4.2 oranında büyümüştü:Gardner, S. (1988), Comparative Economic Systems, The Dryden Press [7] Sen, A. (1984), Resources, Values and Development, Harvard University Press: Cambridge [8] Horvat, B. (1976), The Yugoslav System: The First Labor-Managed Economy in the Making, International Arts and Sciences Press, Inc.: White Plains NY [9] Wachtel (1973) [10] Mesela 1966 yılında yapılan bir çalışmaya göre lise mezunu bir beyaz yakalı çalışan, mavi yakalı niteliksiz çalışanın ortalama sadece 2.5 katı kadar ücret alıyor (Wachtel, 1973). [11] Gardner (1988) [12] Bu sorunu gösteren çalışmalar arasında Ward (1958), Domar (1966) ve Vanek (1977)’in çalışmalarını sayabiliriz: Domar, E. (1966), “The Soviet Collective Farm as a Producer Cooperative”, American Economic Review, Vol 56. No 4, pp. 734-757 Vanek, J. (1977), The Labor-Managed Economy, Cornell University Press Ward, B. (1958), “The firm in Illyria: Market syndicalism”, American Economic Review 48(4):566-589. "Bu yazı www.siyasetkahvesi.com sitesinde yayınlanmıştır."
|