|
“Okumayan insanlara acıyorum.” Dedi, “Akmar” dan 4 kitap alıp, Nazım Hikmet Kültür Merkezi’ne doğru giderken, lise edebiyat öğretmenim. “Okuyan insan düşünür, sorgular.” Dedi, “ biat etmekten, ezbercilikten uzaklaşır, eleştirel ve sorgulayıcı bakar hayata. Ancak böyle öğrenciler yetiştirmektir benim görevim.” Dedi ve ekledi,”Edebiyat öğretilmez; sevdirilir.”
İnsanların okumasından kastı, elbette klasik eserleri kapsayan bir edebiyat okurluğudur. Yoksa “oku da ne okursan oku.” Gibi saçma bir düşünce içermemektedir.
Birçok insan klasik eserleri okumaktan sıkılır, okurken anlatımın yoğunluğundan yorulur, içi daralır ve hatta hiçbir şey anlamadan kitabı öylece kütüphanesine bırakır. Oysa böyle insanlar “bestseller” saçmalıklarını asla ellerinden bırakamazlar.
Ben de okumuştum bir defa böyle bir kitap. Gayet kolay okunan bu kitap konusu itibariyle bir aşk romanıydı. Eser oldukça basit bir üslupla yazılmıştı. Fakat nasıl oluyor da okuyucu bu kadar kötü bir anlatımla bu romanı anlıyordu? Aklım ermiyordu. Okuyucu her zaman seçici olmalıydı.
Bir klasik eser yazarı, örneğin Dostoyevski, kitabında bir yaprağın düşüşünü 10 sayfada anlatırken, “bestseller” kitaplarında yarım sayfa bile sürmüyordu. Oysa gerçek hayat bu kadar basit ve anlatılmayacak kadar değersiz değildir.
Gerçek hayatta da, o yaprak 10 sayfa kadar kısa bir sürede düşer ve o yaprağın düştüğü sırada, bir sürü şey başımıza gelir. Hayat, anlık kararlar üzerine kurulu bir düzendir. Bazen olur, insan kafasını bir saniyede sola çevirir ve hayatı kurtulur, dolayısıyla her an öyle önemlidir. Bir yazar -eğer çok iyi bir yazarsa- her anı eserine eksiksiz işlemelidir.
Dediğim gibi 10 sayfa bile yetmezken aslında, bu saçma kitaplarda yarım sayfalık bir anlatımla işlenilen bir sahne, okuyucuyu doyuracak nitelikte bir anlatımla işlenmiş sayılmaz.
Elbette üslup, betimlemeler, karakterlerin toplumsal yansımaları… Bunlar da çok önemlidir. Bu zenginliği kişi, okudukça kazanır.
Sait faik okumadan, Türkiye’yi tanımak imkânsızdır. Hiçbir “vampir” kitabında Zonguldak’taki maden işçisinden bahsetmez maalesef. Kendi klasiklerimizin yanında dünya klasiklerini de okumalıyız elbette. Okumak, ciddi anlamda bir insana birey olma özelliğini verir. Ve onu toplumsallaştırır. Kişisel gelişim kitapları gibi yalnızlaştırmaz!
Edebiyat öyle bir dünyadır ki, sınırları yoktur. Tanımları ve sınırları bireyin kendisi koyar.
“Edebiyatı seven bir insan akşam ne yiyelim, maç, dedikodu muhabbetlerinden uzaklaşarak, kendi dünyasını ve sorgulayarak toplumsal yaşamı öğrenir. Edebiyat o nedenle öğretilmez, sevdirilir. Ben sıkılırım boş muhabbetlerden, benimle felsefe konuş, tarih konuş, bilim ve politika konuş.”
“İnsanlar maddeden uzaklaştıkça, cahilleşirler, öğretmenim. Mala mülke de daha fazla değer verirler. Bu da tanrı’nın ‘zıtlıkta birlik’ anlayışıdır…” DİPNOT: Tanrı, Türkçedir. Allah, Türkçe değildir. Tanrı, diye yazdığım için beni suçlamayın, ne tekim bu bir gazete yazısıdır ve dile önem verilmelidir. ŞAFAK YÜCA
|